Acı dediğimiz şey

Acı, yalnızca bedende duyulan bir ağrı ya da mental bir deneyim değildir. Kayıplarda, korkularda, karşılanmayan beklentilerde, ilişkilerdeki çatışmalarda, çaresizlikte, yabancılaşmada ve bazen adını koyamadığımız bir huzursuzlukta da kendini gösterebilir.

Bütün bu yaşantıların ortak bir duygusu veya tek bir nedeni yoktur. Hatta bazıları belirgin bir üzüntü bile içermeyebilir. Onları acı başlığı altında buluşturan şey, insanın yaşadığı durumla kurduğu ilişkinin güçleşmesidir. Kimi zaman katlanamadığımız, kimi zaman değiştiremediğimiz, kimi zaman da ne yapacağımızı bilemediğimiz bir şeyle karşı karşıya kalırız.

Burada acıyı, tek bir duygu veya belirti olarak değil, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla ilişkisinde ortaya çıkan güçlüklerin yaşantısal boyutu olarak ele alıyoruz.

Bu geniş anlamıyla acı bazen bir kaybın ifadesi, bazen bir çatışmanın yaşantısı, bazen de içinde bulunduğumuz koşullara verilmiş anlaşılır bir karşılıktır.

Acıyı anlamak, dindirmek, kabullenmek, değiştirmek veya anlamlandırmak aynı şey değildir.

İşte tam da bu nedenle acı karşısında geliştirdiğimiz yaklaşımlar yalnızca farklı çözümler önermekle kalmaz; acının ne olduğuna ilişkin farklı varsayımlar da taşır.

Sepya tonlarında acı ve açıklama biçimlerini düşündüren iki sahne

1. Travma Söyleminin Vesayeti: Geçmişin Hükümranlığı

Bugünkü huzursuzluğumuzun, ilişkilerimizdeki güçlüklerin, öfkemizin veya yalnızlığımızın geçmişteki yaralarla ilişkili olabileceğini biliyoruz. Travma kavramının yaygınlaşması, uzun süre dile getirilemeyen pek çok deneyimi görünür kıldı.

Ama geçmişin açıklayıcı gücü bazen neredeyse sınırsız hale geliyor. Bugünkü bir çatışmanın nedenini çocuklukta, bir bedensel duyumun kaynağını hatırlanmayan bir yaşantıda, bir ilişki güçlüğünün kökenini eski bir yaralanmada aramak giderek alışıldık bir refleks haline gelebiliyor.

Geçmişte bir neden bulmak rahatlatıcıdır. Yaşadıklarımız rastlantısal olmaktan çıkar, bir hikâyeye yerleşir. Dağınık olan bütünleşir. Ne var ki geçmişin bugünü aydınlatmasıyla bugünün yerine geçmesi arasında önemli bir fark var.

İnsan geçmişinin izlerini taşır; fakat bugünü yalnızca geçmişinin tekrarı değildir.

2. Nörobiyolojikleştirmek: Beyinden yaşam öğretisine

Nörobilim insanın yaşantısına ilişkin olağanüstü bilgiler üretti. Sinir sisteminin işleyişini anlamak, ruhsal güçlükleri açıklamak ve tedavi etmek açısından büyük imkânlar sağladı. Fakat burada dikkat çekici bir dönüşüm yaşanıyor.

Başlangıçta beynin nasıl çalıştığını açıklayan bilgi, giderek insanın nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin öğütlere dönüşüyor. Dopamin sisteminden motivasyon reçeteleri, stres fizyolojisinden yaşam tarzı kuralları, nöroplastisiteden kendini sürekli yeniden biçimlendirme yükümlülükleri çıkarılabiliyor.

Nörobilim yalnızca açıklayıcı değil, norm koyucu bir dil kazanmaya başlıyor. Bu dönüşümün çekiciliği anlaşılır. Yaşamın karmaşık sorularına biyolojik bir kesinlik kazandırmak, hem konuşana otorite hem dinleyene güven verir. Ama bir mekanizmayı açıklamak, o mekanizmanın nasıl bir hayatı gerekli kıldığını söylemez.

Beynin nasıl çalıştığını öğrenmek, insanın nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmek değildir.

3. Bilgeleştirmek: Bilgeliğin zorbalığı

Kabullen. Bırak. Şimdide kal. Direnme. Olgunlaş.

İnsanın binlerce yıllık felsefi ve manevi birikiminden süzülen bu tutumlar, günümüzde giderek daha kısa ve uygulanabilir yaşam reçetelerine dönüşüyor. Kabullenmenin, farkındalığın veya içsel esnekliğin değeri tartışılmaz. Fakat bir imkân, herkesin uyması gereken bir erdem ölçütüne dönüştüğünde başka bir şey ortaya çıkar.

Artık insan yalnızca huzursuz değildir; huzursuzluğunu yeterince olgun karşılayamadığı için de eksik sayılabilir. Öfke, kabullenememenin; itiraz, bırakamamanın; çaresizlik, henüz yeterince gelişememenin belirtisi olarak yorumlanabilir.

Üstelik bilgelik öğütleri bazen dünyanın değiştirilmesi gereken yanlarını görünmez kılar. Haksızlığa uğrayan kişiye içsel huzur, tükenen kişiye denge, aşağılanan kişiye kabulleniş önerilir. Böylece dünyanın yarattığı sorun, insanın dünyaya karşı tutumuna taşınır.

Bilgeliğin zorbalığı, insanın ne yaşadığını anlamadan ona nasıl biri olması gerektiğini söylemekle başlar.

4. Pozitifleştirmek: Acıdan verimlilik devşirmek

Çağımız yalnızca mutlu olmamızı istemiyor; mutsuzluğumuzdan da bir şey üretmemizi bekliyor. Kaybettiysek güçlenmeli, kırıldıysak dönüşmeli, zorlandıysak gelişmeliyiz.

Bu beklentinin ardında insani bir arzu var: Yaşadıklarımız boşa gitmesin. Başımıza gelenler yalnızca başımıza gelmiş olmasın. Fakat kişisel gelişim söylemi bu arzuyu bir yükümlülüğe dönüştürebiliyor.

İnsanın yaşadığı her güçlükten bir kazanım çıkarması, her yıkımdan yeni bir benlik inşa etmesi, her başarısızlığı fırsata çevirmesi bekleniyor. Böylece verimlilik ilkesi, insanın en kırılgan deneyimlerine kadar uzanıyor.

Oysa bazı deneyimler insanı büyütmez. Bazıları eksiltir, bazıları durdurur, bazılarıysa geride yalnızca telafi edilemeyen bir boşluk bırakır.

Acıdan güçlenerek çıkmak bir imkândır; güçlenememek ikinci bir başarısızlık değildir.

5. Patolojikleştirmek: Hayatın tanıya dönüşmesi

Psikiyatrik tanılar, insanın yaşadığı güçlükleri tanımak ve tedavi etmek için geliştirilmiş önemli araçlardır. Fakat tanının kendine özgü bir çekiciliği vardır: Belirsiz olanı adlandırır.

Adlandırılan şey daha anlaşılır, sınıflandırılabilir ve müdahale edilebilir hale gelir. İnsan da bazen yaşadıklarına bir ad verilmesiyle rahatlar.

Ne var ki tanısal bakış genişledikçe yaşamın olağan çatışmaları, kırılmaları ve çıkmazları giderek klinik kategoriler içinde okunmaya başlayabilir. Böylece kişi yalnızca bir güçlük yaşamaz; bir tanının içinden kendisini anlamaya başlar.

Tanı, yaşantıyı aydınlatan bir araç olmaktan çıkıp yaşantının bütününü temsil eden bir kimliğe dönüşebilir.

Bir insanın neyi olduğunu bilmekle, ona ne olduğunu anlamak aynı şey değildir.

Sepya tonlarında insan yaşantısı ve ona yönelen bakışlar

6. Evcilleştirmek: Susturmak, denetlemek, yok etmek

Acıyı azaltmak, yatıştırmak ve mümkünse ortadan kaldırmak insanın en anlaşılır arzularından biridir. Bugün bu arzu çok sayıda etkili araca sahip: ilaçlar, psikoterapötik teknikler, duygu düzenleme yöntemleri, bedensel uygulamalar...

Fakat müdahale imkânlarının artmasıyla birlikte, rahatsız edici her yaşantının giderilmesi gereken bir fazlalık olarak görülmesi tehlikesi de ortaya çıkıyor.

Burada yalnızca acı çeken kişinin değil, acıya tanıklık edenin de çaresizliği söz konusu olabilir. Başkasının huzursuzluğu karşısında durmak kolay değildir. Bir şey yapmak, yatıştırmak, açıklamak, çözmek isteriz. Yardım etme isteğiyle kendi çaresizliğimizden kurtulma isteğimiz bazen birbirine karışır.

Oysa her huzursuzluk içsel bir düzensizliğin sonucu değildir. Bazen insanın yaşadığı dünya gerçekten huzursuz edicidir.

Acıyı dindirmek her zaman onu anlamak değildir; fakat anlamak da dindirmekten vazgeçmeyi gerektirmez.

7. Simgeselleştirmek ve anlamlandırmak: Acıda gizli mesajlar aramak

İnsan yalnızca nedenleri araştıran değil, yaşadıklarına anlam vermeye çalışan bir varlıktır. Jungçu yorumlardan çağdaş spiritüel söylemlere uzanan geniş bir alanda güçlükler, kırılmalar ve karşılaşmalar, daha büyük bir kişisel hikâyenin işaretleri olarak okunabilir.

Bu yaklaşım insanın henüz ifade edemediği deneyimlere dil kazandırabilir. Dağınık yaşantılar bir anlatı içinde bütünleşebilir. Fakat anlam arayışı da zamanla bir zorunluluğa dönüşebilir.

Her hastalık bir mesaj, her karşılaşma bir işaret, her kırılma bir dönüşüm çağrısı, her kayıp kişisel yolculuğun gerekli bir aşaması olarak yorumlandığında, hayatın rastlantısallığına yer kalmaz. Sanki evren insanla sürekli konuşmaktadır ve insanın görevi bu mesajları çözmektir.

Oysa bazı olaylar yalnızca olur. Bazı deneyimler bizi bir yere götürmez. Bazı kayıpların gizli bir amacı yoktur.

Acıda anlam bulmak başka, acının mutlaka keşfedilmeyi bekleyen bir anlamı olduğunu varsaymak başkadır.

Doğru yaklaşım değil, doğru soru

Bu yaklaşımlar aynı soruya verilmiş rakip cevaplar değildir. Acının nasıl ortaya çıktığını araştırmakla hangi mekanizmalarla sürdüğünü anlamak; kişinin yaşamında nasıl bir örüntü oluşturduğunu görmekle onu hafifletmenin yollarını aramak farklı uğraşlardır. Benzer biçimde, yaşananlar karşısında nasıl bir tutum alınabileceğini düşünmek, bu yaşantının kişinin hayatında ne ifade ettiğini anlamakla aynı şey değildir. Bir güçlüğün yeni imkânlara kapı açıp açamayacağını sormak da ona mutlaka bir amaç veya anlam yüklemeyi gerektirmez.

Bu sorular birbirini tamamlayabilir; fakat birbirinin yerine geçemez. Acının nedenini bilmek nasıl yaşanacağını kendiliğinden söylemez; ona anlam vermek onu hafifletmez; hafifletmek de onu bütünüyle anlamış olmak değildir.

Asıl sorun bu soruların sorulması değil, herhangi birinin diğer bütün soruların yerini almasıdır.

Açıklamanın ve Anlamanın Sınırları: Deneyim Üzerindeki Vesayet

Yedi yaklaşımın ortak noktası, insanın yaşadıklarını belirli bir düzene yerleştirme arzusudur. Nedensel, biyolojik, klinik, ahlaki, teknik veya simgesel bir düzene...

Bu düzenler dünyayı anlamamızı sağlar. Ama bazen açıklamanın verdiği güven, açıklamanın sınırlarını unutturur. Geçmiş her şeyin nedeni, beyin her şeyin açıklaması, tanı her şeyin adı, kabulleniş her şeyin çözümü, gelişim her şeyin amacı, anlam ise her şeyin gizli hakikati haline gelebilir.

Böylece farklı yaklaşımlar, kendilerine özgü sınırları aştıklarında, yaşantının yerine konuşmaya başlayabilir. Acı üzerindeki vesayet, tam da bu noktada belirir: Bir dil, yalnızca kendi sorusunu sormakla yetinmeyip diğer soruların da cevabını verme yetkisini üstlenir. Bazen zorbalığa varır.

Vesayet, yalnızca yaşantının nasıl açıklanacağını değil, ne sayılacağını da belirlemeye başladığında ontolojik bir boyut kazanır. Artık kişinin yaşadıklarına bir yorum sunulmaz; yaşadıklarının ne olduğu onun adına kararlaştırılır. Açıklamaya sığmayan yanlar ise yanılgı, direnç veya önemsiz bir ayrıntı sayılarak dışarıda bırakılır. Burada ontolojik zorbalık diyebileceğimiz şey, açıklamanın yaşantıyı anlamaktan çıkıp onun ne olabileceğini belirlemeye yönelmesidir.

Sorun açıklamaların çokluğu değil, bir açıklamanın kendisini bütünün yerine koymasıdır.

Belki burada daha derin bir insani eğilim var: Belirsizliğe, rastlantısallığa ve çaresizliğe karşı duyduğumuz huzursuzluk. İnsanın yaşadıklarını açıklama çabası, bazen onları anlama arzusuyla, bazen de açıklanamayan karşısında duramama güçlüğüyle besleniyor olabilir.

Yardım etme isteği de bu gerilimden bağımsız değildir. Başkasının sıkıntısına tanıklık etmek, kendi sınırlarımızla karşılaşmaktır. Onu açıklamak veya değiştirmek, kimi zaman bu karşılaşmayı da kolaylaştırır.

Peki ne yapmalı?

Acıyı her zaman kabullenmek zorunda değiliz. Her acının geçmişte bir nedenini, beyinde bir karşılığını, klinikte bir adını veya hayatımızda gizli bir anlamını bulmak zorunda da değiliz.

Bazı acılar dindirilmeyi, bazıları anlaşılmayı, bazıları paylaşılmayı, bazılarıysa kendilerini doğuran koşulların değiştirilmesini gerektirir.

Belki de mesele, acı karşısında tek bir doğru tutum geliştirmek değil, farklı tutumlar arasında geçiş yapabilmektir. Bir yaklaşımın neyi aydınlattığını görürken, onun dışında kalanları da gözden kaçırmamak.

Bu, hiçbir açıklamaya bağlanmamak demek değildir. Gerektiğinde bir açıklamanın, bir tedavinin veya bir tutumun arkasında kararlılıkla durabilmek; fakat onun her şeyi açıklamadığını da unutmamaktır.

Fenomenolojik yaklaşım, yaşantının açıklamalarımızın dışında kalan yanlarını fark etmemize yardımcı olabilir. Ancak o da insanın yaşadıklarını kendi kavramlarına sığdırmaya başladığında, eleştirdiği yaklaşımlarla aynı sorunu üretir.”

nsan, acısının anlaşılmasını isterken kendisi hakkında son sözün söylenmiş olmasına itiraz edebilir. Bir açıklama ne kadar aydınlatıcı olursa olsun, kişinin yaşadıklarıyla kurduğu ilişkinin bütününü kapsamayabilir.

Mesele, acıyı açıklarken insanın kendi yaşantısı üzerindeki söz hakkını elinden almamaktır